22 Eylül 2008 Pazartesi

9. Gün: Doğu Yakası Hikayesi

Kahvaltıya gelen eric ve sandrinin sesiyle uyandım. Topu topu 5 saat uyumuşum. Alkol sarmış dört bir yanımı kendime gelmeye çalışmaktayım ama onlar geceyi dinlemek için sabırsız ben de onlara anlatmak için. Burada yazmaya fırsat bulamadığım pek çok detay var çünkü:)

Gecenin geniş özetiyle güle oynaya yaptığımız kahvaltının ardından iki alman kızla vedalaşıyoruz. Adadan ayrılıyorlar. Onların ayrılıkları bana da aslında sadece bir kaç günüm kaldığı gerçeğini hatırlatıyor. Birden miskinliğime inat bir enerji geliyor, bugün ne yapsak diye düşünmeye başlıyorum. Aslında adada yapmayı en çok istediğim şey uyumak, uyumak biraz da uyumaktı ama sürekli bir motivasyon, bir şeyler yapma isteği, gelişen olayların içinde olma arzusu bırakmadı yakamı..

Eric ve Sandrin bizim dün yaptığımız şelale turunu yapacaklarını söyleyip akşama görüşmek üzere ayrıldırlar. Onlar gittikten sonra Alice'le sohbet ederken franz ve luise de uyandılar. Günün programı için konuşurken, franz'ın teklifi ve ısrarı neticesinde adanın doğusuna gitmeye karar verdik. Alice dinlenmek istediğini söyleyerek bugün bize katılmadı.

Geç kalkıp kahvaltıda da çok eğleştiğimiz için kahvaltının hemen ardından hareket ettik. Ben Luise'le, Franz yalnız yol almaktayız. Yol, başlarda iyi giderken birden köy yolları gibi toprak çakıl karışımı ve yer yer çukur ve yarıklarla dolu bir hale döndü. Altımızdaki scooterlara hiç uygun olmamasının yanında biraz daha ilerleyince yokuşlar başladı!. Arkamda luise rahat durmuyor (korku ve panikten!). Bu arada korkusunda da haklı. Yokuşu zorla çıkıyoruz, hadi diyelim çıktık o yarıklarla dolu, çakıl taşlarıyla bezenmiş yokuşu geri inmek zorundayız. Daha zor ve tehlikeli. O yokuşları inerken artık ön, arka Allah ne verdiyse frenleri sıkıyorum, ayağımı yola sürtüyorum. Santim santim ilerliyoruz.

Zorlu, sıkıntılı 1,5 saatlik yolun ardından doğuya ulaştık. Burası daha önce bulunduğum yerlere göre çok sakin. Zaten yolun böyle olduğunu düşünürsek anormal bir durum değil. Ulaşım kara yolundan ziyade bot taksilerle yapılıyormuş. Gittiğimiz yerde ne bir market, ne bir bar, ne internet kafe hiç bir şey yok. Sadece kalacağınız bungalowlar. Kafa dinlemek için birebir..

O yorgunlukla sahile attık canımızı, havluları serip uyuklamaya başladık. Yüzdük, güneşlendik derken, geri dönüş için içimizde özellikle Luise'de tedirginlik var. Güne geç başlayıp yolda geçirdiğimiz zaman nedeniyle buraya varışımız da geç oldu. Çok kalma imkanımız yok. Bu noktada franz "burda kalalım" gibi güzel bir fikir attı ortaya. Benim açımdan hiç sorun yok (aslında ufak bir sorun var, çok az param kalmış. döviz bürosu da olmadığı için dolar bozduramıyorum) ancak Luise için sıkıntılı bir durum. İlla duş alması lazım, sinek ve böceklerden korktuğu için çorapla uyuması lazım vb. Sağa sola sorarken aslında sabahleyin bot taksiler olduğunu ve adanın öbür tarafında kaldığımız yerdeki limana servis yaptıklarını öğreniyoruz. Dönüş yolundan korkan Luise'i ikna edebilmek için iyi bir bahane ama bunun da huzursuzluğunu gidermediğini görünce geri dönüş için yola çıkmaya hazırlanıyoruz.. Tam motorlara yönelmişken iki alman kızla tanışıyoruz. Onlar Luise'e yardımcı olabileceklerini, duşunu onların bungalowunda alabileceğini, kendi çoraplarını ve giysilerini paylaşabileceklerini söylüyorlar. Luise de artık suyunu çıkartmayıp, kalmaya ikna oluyor. Bu arada Luise için o kadar negatif yazdım ki bir açıklama yapma gereği hissettim. Çok tatlı ve dost canlısı bir kız. Aşırı hassasiyeti ve gösterdiği tepkiler bile o kadar şirin o kadar tatlı ki insanın kızması, sinirlenmesi mümkün değil. Elimizden geldiğince idare etmeye çalışıyorduk.

Bu arada tanıştığımız iki kız almandı. Sabah ikisi gitti, akşam yenisi geldi :p. Luise de alman, franz da. Ben adada daha hiç türkle karşılaşamadım maalesef. Pek umudum da yok. Tanıştığım herkes bana bu adada tanıdıkları ilk türk olduğumu söylüyor. Hatta dün gece partide tanıştığım adamın biri hayatında tanıdığı ilk türkün ben olduğumu söyledi:). Bunun neden altını çizdim. 7-8 kişilik ingilizin, almanın, fransızın, türkün olduğu grupta 4 alman sorun olmuyor da 5 kişiden 4ü alman olunca ister istemez ara sıra almanca muhabbete dalıyorlar. İnsan ah be diyor..

Luise'in işlerini görüp, sıkıntılarını giderdikten sonra yemek sırasında nerede uyuyacağımız sorusuyla karşı karşıya kalıyoruz. Bize yardım eden kızlar toplam 5 kişiye yetecek yerleri olmadığını söylüyorlar. Biz de artık bir gece bir şey olmaz deyip üçümüz için oda tutup 450 B ödedik. Bu rakam kaldığımız yerdekinin nerdeyse iki katı ama burada odalar daha lüks ve geniş.

Yemekte, adını şimdi unuttuğum, tanıştığımız alman kızlardan birinin tavsiyesiyle balık söyledim.. Bir tabak geldi ki ben bile nasıl bitireceğim diye düşünmeye başladım. Kaldı ki bitiremedim. Balığın sosu ve kokusunun çağrıştırdığı bangkok sokakları iştahımı ilerleyen dakikalarda kapattı..

Dün gecenin yorgunluğu ve uykusuzluğuna bugünkü stresli yorucu motor yolculuğu da eklenince yemeğin ardından ağırlık çöküyor. Fazla direnmeden bungalowa yönelip, deliksiz bir uykuya dalıyorum...

19 Eylül 2008 Cuma

8.Gün: Partiiii

Tepelere çıktık, adaya baktık.Daha önce bahsetme şansım olmadı ama bu gece adaya geldiğimiz günden beri beklediğimiz "Half Moon Parti" var. Full moon partiden sonra adada gerçekleştirilen en büyük parti. Aslında Koh phangan deyince partilere ayrı bir başlık açmak, onlarla ilgili bilgi vermek lazım; Adada bulunanlar arasında "Koh Phangan'ı diğer adalardan farklı kılan kendine has en önemli özelliği nedir" diye bir soru sorsanız, soruyu sorduklarınızın %80'inden "partileri" cevabını alacağınızdan eminim (Tabi sizin adaya gitmiş 100 kişiyi bulup da bu soruyu sormanız çok mümkün değil, ben rahat rahat sallayabilirim. 80 yerine 98 desem de olur:))... Bir ayda ortalama 5-6 bazen daha fazla parti düzenlenir ve bu partiler phuketten, çevredeki diğer adalardan, taylandın içinden turistlerin yoğun ilgisiyle karşılaşır. Hatta o kadar fanatikleri vardır ki yola çıkmadan tüm tatilini bunlara göre planlamış kişilerle karşılaşabilirsiniz.. Bu partilerin en büyüğü ve meşhuru "full mooKayaların üzerine uzandık, su bir annenin bebeğini okşar gibi şefkatle bedenimizi okşadı gitti.n parti"dir. Adanın güneyinde bir plajda binlerce insanın katılımıyla gerçekleştirilen ve sabahın 6'sına kadar devam eden, -ben katılamadığım için bilmiyorum- yaşayanların inanılmaz bir tecrübe olarak ifade ettiği bir organizasyondur.. Konuyla ilgili bu kadar genel bilgi yeter deyip, güne dönelim. Gece adres belli zaten.

Sabahın köründe olmamakla beraber çok da geç sayılmayacak bir vakitte uyanıp kahvaltıya indim. Romantik fransız arkadaşlarım benden önce kalkmışlar. Kahvaltımızı yapıp sohbet ettik.. Dün gece yemekte Franz kaldığım odayı onunla paylaşıp paylaşmayacağımı sormuştu. Ben her ne kadar daha farklı bir oda arkadaşı hayal etsem de şansımı daha fazla zorlamamam gerektiğini düşünerek teklifini kabul ettim:)). Konaklama bedelim 4$'a düşmüş oldu!... Bugün için su sporları yapacağım bir plaja gitmek, hazır ucuz bulmuşken jet ski, rüzgar sörfü gibi aktiviteler yapmak istiyordum ancak yanıma yandaş bulamadım. Kimse cesaret edemedi. Alternatif olarak adadaki şelaleri gezmeyi teklif ettim. Onda fikir birliğine vardık.

İki alman arkadaş (Jenna ve Elli) ertesi gün ayrılacakları için kalıp dinlenmek istediklerini, ericle sandrin de başka yerlere gideceklerini söyleyerek planımıza iştirak edemeyeceklerini belirttiler. Biz de Alice, Luise, franz ve ben motorlara atlayıp yola çıktık. İlk gittiğimiz şelale güzellik potansiyeli bulunan ancak suyu kalmamış bir şelalecikti. Gerçekten güzel ama suyu o kadar az ki. Gerçi kayaların üzerine yatıyorsunuz ve su üzerinizden usul Su bulduk, yüzdük.usul akıyor. Bir çeşit masaj gibi.. Buradan ayrılıp bir başka şelaleye gittik. Burası küçük bir milli park. (Tayland'ın her bölgesinde görülecek pek çok milli park var. Öyle bir günde değil, günler ayrılıp da gezilmesi gereken büyüklükte yerler.) Ormanın içinde daracık, sadece bir kişinin yürüyebileceği bir yoldan yukarı çıkarak ilerliyoruz. Yolun sonunda karşımıza bir şelalecik daha çıkıyor. Burada küçük bir havuz hacminde oluşan su birikintisine girip yüzüyoruz.. Çıktığımız yola devam edersek adayı tepeden görebileceğimiz bir görüş noktasına ulaşacağımızı öğreniyoruz. Vardığımızda biraz yorgunuz ama bu yorgunluğa değecek bir manzarayla karşılaşıyoruz. Adayı yukarıdan izlemek de oldukça keyif verici..

Akşam üzeri bungalowa dönerken sahilde deniz kıyısında bir restorantta akşam yemeğini yedik. Söz dönüp dolaşıp partiye geldi. Gitmek için içimizde istek var ancak farkında olmadan yorulmuşuz yine. Yürüdüğümüz mesafeyi, motor üzerinde gittiğimiz yolu düşününce normal. Diğer taraftanda full moon partiden sonraki en büyük organizasyon. İnsan buraya kadar gelince kaçırmak ister mi?

Yemeğin ardından hazırlanmak ve diğerleriyle buluşmak için bungalowlara döndük. Herkesin yorgunluğu yüzünden okunuyor. Ben bile duşumu alıp deniz kıyısında minderlere uzanınca şurda kalıp biramı yudumlayıp, dalgaların sesini dinlerken uykuya dalsam diye düşünmeden edemiyorum... Çok geçmeden ilk fire Alman hatunlardan geldi, ertesi sabah erken kalkmaları gerektiği için gelmemelerinin daha doğru olacağını söylediler. Eyvallah dedik. Ardından ingiliz kızımız alice de uyuyup dinlenmek istediğini söyledi. Aldık kabul ettik.. Franz, luise, eric, sandrin ve ben çıktık yola. Taksi beklerken ki yarım saatten fazla bekledik, eric ve sandrin yorgunluğun iyice üzerlerine çöktüğünü ve gelecek güçlerinin kalmadığını söylediler. Anaaaa, üç kişiye düştük. Hani nerdeyse ben de satacağım ama gece hayatına olan sempatim nedeniyle kalıyorum. Franz ve luise ise full enerji. Luise zaten genelde yerinde duramayan, ordan oraya zıplayan, koşturan, çenesi hiç durmayan canımız ciğerimiz bir arkadaşımız.

Sonunda partinin yapılacağı yere vardık. Ormanın içinde ağaçların arasında bir mekan. Çevrede çit, duvar hiç bir şey yok. Açık arazi. Hani gecenin ilerleyen saatlerinde insanlara da kolaylık:)). Girişin paralı olduğunu öğreniyoruz. 300B, yaklaşık 10$. Hiç birimiz buna yanaşmadık tabi. Ormanın içinden geçmek varken. Napacaz, nedecez tartışmayı çok fazla uzatmadan daldım ormana.. Bir yay çizip partinin yapıldığı alana giden yola indim. (İlk kapıyla partinin yapıldığı alan arasında 100m lik bir yol var, o yola çıktım) Elimi kolumu sallaya sallaya, yüzümde komedi dükkanını izliyorkenki sırıtık ifadeyle partinin yapıldığı alana varmışken burada da iki güvenlik görevlisinin olduğunu gördüm. Daha doğrusu, kendilerini gösterdiler. Ne bilet, ne kolumda damga hiç bir şey olmadığı için biletin satıldığı ilk kapıya kadar eşlik ettiler.. Arkamdan diğerlerinin de gelmesini beklerken baktım kimsenin geldiği, geleceği yok! 15-20 dakika oldu sıkıldım artık daha geniş bir yay çizmeye karar vererek daldım ormana. Daha içlerden, daha dikkatli ilerledim bu sefer. Yerler çiğden sırılsıklam Allah'tan kapalı ayakkabı giymişim. İlerlerken bir de yere kapaklandım.. Neyse pür dikkat ilerleyerek bu sefer en arkada tuvaletlerin olduğu yere ulaşıp, buradan girdim. Bizimkilerle kaybolursak DJ'in önünde buluşalım diye konuşmuştuk, vardığımda hepsi oradaydı. Ben beni yakaladıklarını anlattım onlar da hiç güvenlikle karşılaşmadıklarını söylediler. Muhtemelen iki güvenlik bana kapıya kadar eşlik edince diğerleri sıkıntı yaşamadan içeri girebildiler... Sonunda ortamdayım. Çevreme konsantre olmaya çalışıyorum. Özünde ana fikir alkol ve müzik ama burdaki ortam gerçekten çok farklı. Belki öyle olmasını beklediğimden ama şu gerçek ki daha önce böyle bir ortamda bulunmadım. Her şeyden önce tamamen açık hava.. Birisiyle tanışmak çok kolay. Bu tüm seyahatim boyunca böyleydi aslında ama bunun bir parti olduğunu, alkollü ortamda gecenin ilerleyen saatlerinde getirisini düşünürsek tanışmaktan kastım daha farklı:). Taylandlı kızlar ve ladyboy'lar (bizdeki travesti) çok rahatlar. Tüm gece boyunca dans ederken, yürürken ellenmedik yerinizi bırakmıyorlar. Kimisi bunu yapıp dikkatinizi çekince liseli kızların dudaklarını büzüştürerek çektirip facebooka koydukları resimlerdeki gibi poz gülümsüyorlar ki iğreeenççç. Şahsen uzak doğulu hatunlar hiç ilgimi çekmez, böyle yapınca daha antipatik oluyorlar. Vel hasıl müzikti, alkoldü, partiydi doyup sabah 4 gibi mekandan ayrılıyor, yuvamıza dönüyoruz. Açık havada yatmayı çok severim, hele kafa da böyle olunca.. Deniz kıyısında minderlere uzanıp uyuyorum..

15 Eylül 2008 Pazartesi

7.Gün: Tecrübe


Her sabah bir bahaneyle erken kalkıyorum. Aslında şikayetçi miyim, değil miyim, bilmiyorum. Bu güzelim yerde kısıtlı zamanımı uyuyarak geçirmeye gönlüm elvermiyor. Ayrıca geceleri çok geç saatlere kalmıyoruz, alkol tüketmiyoruz, doğal olarak sabah erken kalkabiliyor insan.

Neyse.. 8de kalktım, çantamı yine geceden hazırlamıştım. Yüklenip çıktım. Luise çoktan hazırlanmış, beni beklemekteydi. Gece başbaşa yemek yiyen romantik fransız çiftimizi beklemeden (o romantik yemeğin ardından çok erken uyuduklarını sanmıyorum:p) yeni bungalowlarımıza taksi ayarlamaya çıkıyorum.. Uzun pazarlıklar neticesinde 300 B'a anlaşıyorum. Bungalowa döndüğümde romantiklerimiz uyanmış, Alice'de gelmiş (dün gece tanıştığımız ingiliz kız) bekliyorlardı.. Bungalow sahipleriyle vedalaşıp, yola koyulduk. Notlarım arasında yok ama net olmasa da yaklaşık olarak hatırlıyorum, 3 gece, 2 kahvaltı, 1 akşam yemeği ve ıvız zıvır içecekler için 1000 - 1100 B gibi bir rakam ödedim ki bu da 30-35 $ arası bir rakam yapar.

Yeni bungalowlarda alice'le luise oda arkadaşı oluyorlar. Eric'le sandrin zaten sevgili, alman kızlar da beraber, ben sezercik gibi bir başıma kalıyorum. Bundan sonra gözümü dört açıp kendime bir oda arkadaşı bulma konusunda daha kararlıyım. Kirayı paylaşmak için. Masraf azalsın.

Denizin karşısına oturup eğleşince şınorkelle dalmak için ancak öğle vakti hareket edebiliyoruz. Mekandan ayrılmadan önce akşama balık yiyelim mi diyorum. Herkes kabul ediyor. Ufak bir süpriz hazırlığındayım.

İlk gün gidip de beğenmediğim plaja gidiyoruz. Bugün daha sakin, dalgasız. Hemen bir gazla maskeyle şınorkeli kafama geçirip dalıyorum. Çok açılmama gerek kalmadan başlıyor manzara. Manzara değil aslında, Neyşınıl Coğrafik belgeseli. Rengarenk, tropikal balıklar, farklı şekil kayalar. Takılıyorsun bir balığın peşine git babam git, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsun. Bir balık sürüsü görüyorsun, onlarla beraber başlıyorsun kulaç atmaya. Keşke bir su altı kameram olsa fotoğraf çekebilsem, hadi o yok keşke biraz tasvir gücüm olsa o manzarayı anlatabilsem. Bazı yerlerde kayalar su yüzeyine yakın, elimi uzatsam tutacakmışım gibi ama tırsıyorum. Ne varsa tırsacak, yarın bir gün tüple dalarsam n'olacak? (Denizle ilgili oldum olası biraz problemim, deniz fobim vardır zaten. Çocukken izlediğim jaws filmlerinden mi geliyor nedir?)

2 saate yakın suda kalmışım. Güneşin o sıcağında tehlikeli, bir de boynumu sürekli kaldırarak yüzmekten boynum ağrıyor. Denizden çıkınca sürekli ertelediğim büyük anın yaklaştığını hissediyorum. Kumsalda palmiye ağaçlarının gölgesinde, denizden esen püfür püfür rüzgarla masaj yapıyorlar, thai masajı. Tamam diyorum, mekan zaman bundan daha uygun olamaz... Tam bir saat boyunca ayak parmak uçlarımdan boynuma kadar mıncıklayıp beni bedenen dinginliğe ulaştırıyorlar.

Yaşadığım şınorkel tecrübesi, sonrasında gelen masajla keyfime diyecek yok. Hani hayatta sizi gülümseten keyifler vardır, onları yaşıyorum. Keyfimden gülümsüyorum.

Akşam tam kadro oturuyoruz masaya. Önce balıklar geliyor ardından yılların birikimini damla damla özümsemiş, değdiği gönlü saraya, dokunduğu dili bülbüle çevirmiş, beyazın mucizesi, türkün dünyaya hediyesi: Rakı... Onu masaya koyarken bir şeye dikkatlerini çekiyorum. Bakın diyorum, "benimle tanıştığınızdan bu yana bana Türkiye'yi iranla mukayese edip, yanlış bilgilerle, ön yargılarla yorumlar yapıyorsunuz. Düşündüğünüz Türkiyeden sizin için getirdiğim şey türkiyenin "milli içkisi" sıfatını almış alkollü bir içki. Evet, tüm Türkiye'yi bununla sembolize etmek münkün değil ancak sizin de kafanızda canlandırdığınız sınıfa koymak imkansız."

Yemek bitince hadi denize girelim dedik:) Gerçek Türk mucizesi işte!. Hele Alice ilk yudumu aldı, başım dönmeye başladı dedi... Herkes girmedi ama 3-4 kişi denize girip ay dedeyle selamlaşıp geceyi öyle sonlandırdık.

12 Eylül 2008 Cuma

6.Gün: Tanışma

Hindistan Cevizi Luise'le saat 10'da buluşacağız. Motorla onu almaya gideceğim. Adanın güney doğusunda bir bungalowda kalıyor bense güney-batı ile batı arasında bir bungalowda. Mesafeyi kestiremediğim için 9 gibi uyanıp düşüyorum yollara. Centilmen bir türk genci olarak vaktinden önce orada olmak, ablayı bekletmemek lazım. Türkü, Türkiye'yi elimden geldiğince temsil etmeye çabalıyorum işte!..

Güney sahili boyunca ilerliyorum, zaten tek yol var. Dün gezdiğim yollarla mukayese yapacak olursam; burası daha hareketli, daha insanların, arabaların marketlerin olduğu bir kısım. Dün biz kaldığımız yerden sahil yoluyla adanın kuzeyine gittik ama tek tük araba, benzin istasyonu gördük. Her taraf ormanlarla, palmiye ağaçlarıyla doluydu. Bu yolun bir kısmı dediğim gibi daha kalabalık. Hat Rin'e yaklaştıkça ise çok dik yokuşlar var. Dönüşte bu yolu iki kişiyle çıkmak nasıl olacak bakalım.

Anası filipinli, kendi alman, luise abla, ben ve emektar motorcuk..Sonunda Luise'in kaldığı bungalowlara ulaşıyorum, buluşuyoruz. Abla üzgün, dokunsan ağlayacak. Ne oldu diye sormama fırsat bırakmadan makineli gibi sıralamaya başlıyor; dün bütün gün tek başımaydım, canım çok sıkıldı, kimse yok burada, kimseyle tanışamadım, gece gürültüden, sinek böcek korkusundan uyuyamadım... Buluşmakla hata mı yaptım diye düşünmeye başladım ben de... Sonunda kahvaltı masasına oturuyoruz. Kahvaltıda bir ispanyol çiftle tanışıyorum. Yaklaşık 3 aydır geziyorlarmış. Ben yine ayıptır söylemesi "oha" diyorum, onlar da benim toplam 2 haftam olduğunu duyunca bir yerleriyle gülüyorlar.. Türkiye'ye gelmek istediklerini de söylüyorlar ben de kendilerini Türkiye'ye davet edip, gelirlerse görüşmek için mail adreslerini alıyorum.

Luise'e de madem sevmedin burayı, Sandrin ve Ericten de bahsedip, hadi bizim kaldığımız yere gidelim diyorum. Ha, nasıl olur ki falan derken, tamam diyor. Kahvaltının ardından çantaları alıp atlıyoruz motora. Bir kocaman seyahat çantası, bir küçük çanta, bir hediyelik eşya çantası, bir luise, bir yağız bir de motor. Nasıl olacak acaba derken, düşünerken çıkıyoruz yola. Yokuşlarda zor oluyor biraz ama sağ salim varıyoruz.. Anlık karar verip onu uygulamak gibi zevklisi yok.

Hemen kalacak yerini ayarlayıp, dün akşam gittiğimiz plaja yönleniyoruz. Sandrin ve Eric orada. Bir kaç saat geçirip hadi başka plaj bulalım diyoruz. Ericle sandrin sabah gelirken başka yoldan gelmişler, çok güzel yerler var diyorlar. Ben de gaza gelip tamam tamam diyorum çıkıyoruz yola.


Yeni bulduğumuz plajın tepeden görüntüsüGöz kararı, el yordamı bir plaj buluyoruz ama yok böyle bir şey. Dünkü plaja bayıldım, buna bittim. Kumu, denizin rengi, bungalowların görünüşü. Keşke diyoruz buraya gelsek ama pahalı olduğundan eminiz. Bol bol denize girip tadını çıkarıyoruz artık. Ne yapalım başka, o kadar masraf edip gelmişiz buralara.. Akşama doğru geri dönmek için hazırlığımızı yaparken, plajın sonunda, ağaçların içinde denize sıfır bungalowlar var. Onlarla ilgili hayal kuruyoruz. Keşke buraya gelebilsek, burda kalabilsek diye. Ya diyorum durun, bir soralım, belki yaparız bir şeyler. Sandrinle Eric'e göz kırpıp, Luise senle ben mesela odayı paylaşırız, daha ucuza gelir diyorum. Hareket çekiyor.. Sonra müteşebbis türk genci olarak duruma el koyup, bungalow sahibiyle konuşmaya Bu da sahilden görüntüsü..gidiyorum. 300 B diyor. Biz 250 B'a kalıyoruz zaten. Pazarlık edip onu da 250 B yapıyoruz. Bungalowları fethetmiş kumandan edasıyla gavurların yanına dönüyorum. Tamam diyorum, toplayın pılınızı pırtınızı, yarın sabah buraya taşınıyoruz.. Bir omuzlarına almadıkları kalıyor:)

Bu arada bungalowlar için konuşmaya gittiğimde iki alman kızla tanıştım. Söz şınorkelle dalmaya geldi, dedim "biz yarın sabah buraya taşınıyoruz, ondan sonra dalışa gitmeyi planlıyoruz , isterseniz siz de gelin". Onlar da kabul etti. Sabah saat 10'da buluşmak üzere sözleşip ayrıldık. Grup bir anda 6 kişi oldu..


Bu da akşam görüntüsüSandrin ve Eric akşam yemeğini başbaşa yemek istediklerini söyleyip bizden müsade istediler. 3 kişiyken beni yalnız bırakmamak için böyle bir talepleri olmamış -çok ince bir davranış- ama Luise gelip masayı dörtleyince kendilerini bu konuda daha özgür hissettiler.

Biz Luisele bungalowlara dönüp duşumuzu aldık. Yemeği dışarda yiyeceğiz. Buluşup bungalowlardan ayrılırken, bir çiftle tanışıyoruz. Burada tanışmışlar. Kız ingiliz Alice, erkek alman Franz. Bunlar da Alice ve FranzYemeğe beraber çıkıyoruz. Atlayıp deniz kıyısında bir restorana gidiyoruz. Sahilde, kumların içinde denize en yakın masaya oturup dalgaların sesi eşliğinde akşam yemeğimizin keyfini çıkartıyoruz. Tabi herkes birbirine yaptığını ettiğini soruyor, anlatıyor. Biz luisele bugün gittiğimiz plajı ve yarın yeni bungalowlara taşınacağımızı söyleyip onları da çağırıyoruz. Alice kabul ediyor gelmeyi, Franz biraz işim var deyip gelemem diyor. Ne işiyse! Alice'le Franz da gruba dahil oluyorlar artık. 8 kişi oluyoruz:)

Sabah erken kalmak gerekliliği, zaten bütün gün koşturup yorulmaca derken çok geç olmadan yatmaya gidiyoruz..

9 Eylül 2008 Salı

5.Gün: Koh Phangan

Sabah yürüyüşte çektiğim ilk fotoğrafSabahleyin kargalar daha kahvaltısını yapmadan uyanıyorum. Elimde fotoğraf makinesi, yüzümü bile yıkamadan heyecanla atıyorum kendimi sahile. Yüzmek için elverişli değil, su oldukça sığ. Sahilin iki yönüne bir tur atıp, ilk fotoğraflarımı çekiyor odama dönüp tekrar uyuyorum.

Sandrin'le Eric uyandırıyorlar. Beraber kahvaltımızı yapıyoruz. İştahla yiyorum. Günlerdir ilk defa karnım bu kadar doyuyor.. Kahvaltıdan sonra odama dönünce süpriiiiiizle karşılaşıyorum. Odamın anahtarını bulamıyorum!. İçerde unutmuşum. Yedek anahtar yok mu diyeceksiniz. Yok diyeceğim. Tek çare şehre inip yeni kilit alıp mevcut kilidi kırmak diyorlar. Ben uğraşamam deyip veriyorum kilit parasını, siz halledin diyorum. İşin kötüsü plaj malzemelerim orda!!! Allah'tan param, pasaportum, biletim tüm değerli eşyalarım yanımdan hiç ayırmadığım el çantasının içinde. Yeni kilit, şort ve havluyla beraber 600 B içimde patlıyor. (İşin daha kötüsü, anahtarı daha sonra buldum. Paraların içine sıkışmış!!)

Bu da motor üzerinde çektiğim ilk fotoğrafKahvaltının ardından ilk işimiz motor kiralamak oluyor. Günlüğü 200 B (3. günden sonra 150 B'a indirdik rakamı). Motorlara atlayıp basıyoruz gaza. Hayatımda ilk defa motor kullanıyorum ve palmiyelerin insanın dört bir yanını sardığı, turkuaz renkli denizin ağaçlar arasından göz kırptığı, rüzgarın tenimi yalayıp geçtiği o anlarda kendimi tarifsiz bir mutluluk ve özgürlük hissi içinde buluyorum. Evet diyorum özgürlük bu. Özgür olmak..

Gittiğimiz ilk plajın resmiGitmemiz tavsiye edilen plaja varıyoruz. Açıkçası hayal kırıklığına uğruyorum. Dalgalı bir deniz, bizimkinden çok farklı olmayan bir sahil ve biraz da rüzgarlı ortam.. Sandrin ve Eric'e kasıla kasıla Türkiye'de bundan onlarca kat daha güzel plajlar var diye hava atıyorum, yav gele gele bu sahile mi geldik diye düşünürken.. Bir kaç gündür maillerimi kontrol etmiyorum bir internet kafe bulup onları kontrol ediyorum. Bu arada Ayuthaya'da tanıştığım alman abla luise'e de adaya geliş tecrübemi anlatan bir mail gönderiyorum ki 5 dakika geçmeden cevap geliyor. O da koh phangan'a gelmiş ve bilgisayar başında. Yarın sabah buluşmak üzere sözleşiyoruz.

Gittiğimiz ikinci plajın resmiPlajda bir kaç saat geçirdikten sonra başka plaja gitmeye karar veriyoruz. Beğenmediğimizden değil diğer yerleri de görüp tanımak amacıyla.. Vardığımız ikinci plaj işte bu dedirtiyor bana. İşte aradığım bu! İncecik bembeyaz kum, çarşaf gibi deniz, denize doğru eğilmiş palmiye ağaçları.. Geliyor insanın gözüne işte, tablo gibi... Akşam üstü gittiğimiz için daha doyamadan ayrılıyoruz. Ben yarın da buraya gelecem diye tutturdum:)

Eric Sandrin ve ben..Yemek için bir italyan restorant buluyoruz. İştahım açıldı artık, yemek konusunda bir sıkıntım yok. Türkiyedeki kadar olmasa da yemek yiyebiliyorum(bu işime de geliyor aslında, Türkiyedeki gibi yemek yesem parasız kalırdım!!). Yemeğin ardından yağmur başlıyor. Benim gittiğim dönem muson mevsimine rastladı. Bu mevsimde hemen hemen her gün özellikle akşam saatlerinde yağmur kısa süreli (10-30dk arası) yağdı. Bu iyi bile oluyor. Hava sıcak şöyle bir serinletiyor. Günümüzü zehir eden, bizi sıkıntıya sokacak bir yağmurla karşılaşmadık.

Gecenin sonunda biralarımızı alıp bungalowlarda ninni gibi gelen dalga sesleri eşliğinde yudumluyoruz. Üzerimizde keyifli bir yorgunluk, yarının planlarını yapıyoruz...

7 Eylül 2008 Pazar

4. Gün: Yol


Saat 6'da alarmla uyandım. Her gün daha erken kalkıyorum! Halbuki ben buraya uyumaya gelmiştim. Bir yerlerde yanlış yapıyorum ama... Elimdeki çizelgeye göre 20-25 dakika içinde Surat Thani'ye ulaşmamız gerek.. Daha 10 dakika geçmeden tren yavaşlamaya başlıyor ve duruyor. "Hay Allah, biraz daha geç uyansam istasyonu kaçıracaktım" diye düşünürken istasyonun Surat Thani olmadığını görüyorum. Elimdeki çizelgeden istasyonun adını arıyorum. Bir önceki değil, ondan önceki de değil. Anlaşılan rötarlıyız biraz. Ondan önceki de değil, ondan önceki de.. ve nihayet buldum. O da ne!!! Saat 00.10'da olmamız gereken istasyondayız. Saat 6'yı çeyrek geçiyor. Bu demek oluyor ki tam 6 saat gerideyiz!! Nasıl olur diye düşünürken gece uyuduğum sırada trenin ara ara durduğunu ve beklediğini hatırlıyorum. Uyku sersemi istasyonda durduğumuzu düşünmüştüm ama yanılmışım. Yapacak bir şey yok deyip uyumaya devam ediyorum.

Bir kaç saat sonra görüyorum ki yolda kaza olmuş. Bir trenin son vagonu raylardan çıkmış bu yüzden gece boyunca biraz durup biraz ilerlemişiz.. Bu durum başlangıçta beni şok etse de gün yüzüyle yolculuk ettiğimiz yerleri görünce çok da bir şey kaybettiğimi düşünmedim. Fotoşopun renk tablosu gibi bir doğa. İnsana huzur veren bir ortam. Yeşilin ayrı tonları, birbirinden farklı ağaçlar, gel de üzerimde trekking yap der gibi duran dağlar. İnsanın değil 6, saat 6 gün uzatası geliyor.



Öğlen saat 1.30'da Surat Thani'ye ulaştık. Ne yapacağım konusunda bilgi sahibi olsam da nasıl yapacağım konusunda pek emin değilim. Trende tanıştığım bir çocuk vardı onlara takılıyorum. Koh Samui'ye (Koh Phangan'a yakın, ondan daha büyük ve popüler turistik ada) gidecekler. Daha önce biletlerini almışlar. Limana giden otobüslerin durağına ulaşıyorum bu sayede. Koh Phangan'a gideceğimi söylüyorum. Tam kalkmakta olan otobüse yetişiyorum. (Bir sonraki 1 buçuk saat sonra) Biletim yok deyince, tamam yolda alırsın deyip, beni bilet peşinde koşturmaktan da kurtarıyorlar. Surat Thani'den limana otobüs, limandan (Don Sak limanı) Koh Phangan'a feribot dahil olan bileti 380 B'a daha sonra alıyorum (Böylece bangkoktan adaya 650 B'a gelmiş oluyorum, bana tren istasyonunda teklif edilenin yarısı. Gerçi tam bir gün sürdü!). Tren istasyonundan Don Sak Limanına ulaşmamız 2 saati buluyor. İyi ki çocukların peşine takılmışım diye şükrediyorum, yoksa kendi imkanlarımla gitmeye çalışacaktım ya da bileti bulmam gecikecek bu feribotu kaçıracaktım.

Feribotta Eric ve Sandrin isimlerinde bir fransız çiftle tanışıyorum. Yol boyunca sohbet ediyoruz. Adaya akşam ulaşmaktan hep korkuyordum ve korktuğum başıma geliyor. Yolun sonlarına doğru hava kararmaya başlıyor. Adaya ulaştığımızda ise tamamıyla akşam olmuştu. Kalacak yerimi daha önce organize etmediğim için akşam karanlığında çok alternatifim yok, muhtemelen bulduğum ilk yerde konaklayacağım... Derken iyilik melekleri yine imdadıma yetişiyor. Sandrin ile Eric feribota binerken bir taylandlı kadınla tanışmış. Kadın bunlara deniz kıyısında limana yakın ve en önemlisi uygun fiyatlı oda teklif etmiş. Beni de kadınla tanıştırıyorlar. Bangkok'taki taksi ve tuktuk tecrübelerimden çok sıcak bakmasam da akşam karanlığında daha iyi bir alternatifim olmadığını düşünerek kabul ediyorum. Bunda odanın 250 B olması da önemli bir rol oynuyor aslında:)

Sonunda adaya varıyoruz. Kadın bizi taksiye atıp kalacağımız yere götürüyor. Beklentilerimin çok üstünde bir yere ulaşıyoruz. Kadın deniz kıyısında dediğinde çok inanmamıştım açıkçası ama hem deniz kıyısında hem ağaçların içinde hem kaldığım oda iki kişilik ve tertemiz hem de kocaman yatakta tek başıma yatacağım!. Dün geceki tren yolculuğu, öncesinde de Khao San'daki daracık, vantilatörlü odadan sonra saray yavrusu gibi.



Hemen duş faslının ardından Sandrin ve Ericle buluşmak üzere restorana çıkıyorum. Restoran dediğim 2 masa, 2-3 oturarak yemek yenecek yer masası ve çevresinde minderler. Bizden başka kimsenin de olmadığı huzur dolu bir ortam. Yemeklerimizi keyifle yeyip, alkolün etkisiyle iyice rahatlıyoruz. Denizden gelen dalga sesleri, esen rüzgarla hafif yaprak hışırtısı, börtü böcek vızıltısı. Tahmin edersiniz yani..

Yol yorgunluğu alkolle de birleşince uyku iyice bastırıyor. Sabah erkenden buluşmak üzere sözleşip yatmaya gidiyoruz.

5 Eylül 2008 Cuma

3.Gün: Ayuthaya


Alarmla uyanıyorum. Saat daha 8. Türkiye'de sabahın 4'ü olduğunu düşünüp of çekiyorum. Başım ağrıyor, sersem gibiyim. Gece sadece iki bira içtim ama berbat hissediyorum...Uyusam mı diye düşünüyorum. Türkiye'de olsa o yataktan kesinlikle çıkamazdım ama ha gayret deyip ayaklanıyorum. Çantayı iyi ki geceden hazırlamışım yoksa bu halde toparlanmam mümkün değil. Hemen bir ağrı kesici, dün bir hamburger (ve annemin bisküvileri) dışında hiç bir şey yemediğimi hatırlayarak da bir vitamin alıyorum. Adalarda bu tempo olmayacak, bütün gün güneşin altında yatıp uyuyacağım diye kendime söz veriyorum.

Çantayı sırtlanıp yola çıktım. Cadde boş. Bekleyen tuk tukçular ve taksiler var sadece. Hemen dikkatleri bana yöneliyor, çevremi sarmaya başlıyorlar. Tren istasyonuna gideceğimi söylüyorum 300 B (B: Baht. Tayland'ın para birimi. 1B=0.03$. Tekrar hatırlatmak istedim.) teklif ediyorlar. Ayıptır söylemesi 'oha' diyorum. Dün akşam tren istasyonundan buraya 50 B'a geldim. Bunu düşünerek tuk tukçulara 30 B teklif ediyorum, kabul etmiyorlar. Taksiciler de taksi metre açmayı kabul etmiyor. Ben de caddenin sonuna kadar yürüyüp yoldan bir taksi çeviriyorum ve 55 B'a tren istasyonuna ulaşıyorum.

Burada tuktuk ve taksiler için bir parantez açmak gerekirse; aslında tuktuk da taksi de Bangkok'ta oldukça ucuz. Ancak turistlerin yoğun bulunduğu bölgelerde yüksek fiyat söylüyorlar. Taksiciler de taksimetre açmıyorlar. Bu dün gezdiğim Grand Palace ya da diğer tapınakların çevresinde de bu şekilde. Oradan biraz uzaklaşıp taksimetre açan bir taksiye bindiğinizde size teklif edilen rakamın 5'te 6'da birine istediğiniz yere gidebiliyorsunuz..

Çantamı ve bilgisayarımı istasyondaki emanete bıraktım. İkisi için günlük 120 B veriyorum. Bilgisayar için içimde endişe yok değil ama bıraktım artık. Güne bakmak lazım. Ayuthaya'ya tren bileti almaya gidiyorum. 1.5 saatlik uzaklıkta ve tam 15 (on beş) B veriyorum. Yani 50 Ykr'dan daha az.

Tren hemen hareket ediyor ve ben hareket eder etmez uyuklamaya başlıyorum. Bir süre gittikten sonra, tam uykuya dalarken bir istasyonda durduğunu anlıyorum. Sanki biraz fazla bekledi gibi ama uyku o kadar ağır ki önemsemiyor ve sonunda dalıyorum... Uyanıyorum. Trenin hala durmakta olduğunu görüyorum ama hala çok uykum var, aldırmayıp devam ediyorum uyumaya... Tekrar uyanıp hala durduğumuzu görüyorum. Artık biraz kendime gelmişim. Saate bakmayı akıl ediyorum. Trenin hareketinden bu yana 1 saat geçmiş. Durduğumuz istasyonun adına ve elimdeki zaman çizlgesine bakıp 45 dakikadır bu istasyonda olduğumuzun farkına varıyorum. Çevremdeki insanlara bakıyorum, hiç umurlarında değil. Ne yerinden kalkan ne de bağırıp çağırıp hadi kardeşim neden gitmiyoruz kabilinden homurdananlar var. Onların bu rahatlığına ben de ayak uyduruyorum derken trenin zıplar gibi hareketiyle yolculuğumuz tekrar başlıyor.

Bu gecikme akşam dönüşte kötü bir süpriz yaşama ihtimalini aklıma getirdiği için dönüşümle ilgili planımı gözden geçiriyorum. Surat Thani trenim saat 7.30'da. 4 ya da 4.30'daki trenlerin biriyle dönersem böyle bir süprizle karşılaşsam bile yetişirim diye düşünüyorum. Hatta eşşeğimi sağlam kazığa bağlayıp 4 treniyle dönmeye karar veriyorum.


Sonunda Ayuthaya'ya varıyoruz. Ayuthaya 1750'li yıllara değin, 400 yıldan fazla Tayland'ın başkentliğini yapmış. Thai kültürüyle bezenmiş bu kutsal şehir maalesef sonraki yıllarda yıkılıp talan edilmiş. Hani çok ciddi bir tahribat yok aslında. Side (Antalya) antik şehri ya da yurdumuzun dört bir yanındaki tarihi kültürel yapıların yaşadığı tahribatı düşünürsek ben bu şehri oldukça sağlam buldum. Beklediğimden fazlasıydı.

Günlüğü 40 B'tan bisiklet kiraladım. Hayatımda ilk kez kanlı canlı bir fil görüyorum!. Hemen hemen tüm şehri gezdikten sonra (şehir dediğime bakmayın, oldukça küçük bir yerleşim birimi. Bisikletle bir günde tüm tapınakları turlayabiliyorsunuz.) son fotoğrafımı da çekip tüm hazırlıklarımı bitirmiş, malzemeleri bisikletimin sepetine yerleştirmiş, ayağımı pedala basmışken bir Alman ablayla tanışıyorum. Abla da koh phangan'a gelmeyi planlıyormuş. Orada buluşmak üzere maillerimizi alıp ayrılıyoruz.

Ablayla muhabbet 4'teki trene yetişmemi engelliyor. 4.30'a yetişiyorum güle oynaya. Bileti almak için gişeye yöneliyorum. Gişedeki görevli trenin gecikeceğini saat 6'da geleceğini söylüyor.!!! Beynimden aşağı kaynar suların döküldüğün hissediyorum. Trenim 7 buçukta ve 6 treniyle yetişmem mümkün değil. Hemen kitaba saldırıyorum. Ayuthaya merkezde otobüs istasyonu var. Hiç vakit kaybetmeden tuktuka atlayıp gidiyorum. Sıradaki Bangkok otobüsüne sadece 3 dakika kala yakalıyorum. Şanslı mıyım yoksa bahtsız mıyım anlamıyorum, karar veremiyorum!. Otobüse zar zor atıyorum canımı. Ama insanlık için küçük benim için dev bir adım daha var; Bangkok'ta otogar şehrin kuzeyinde tren istasyonu güneyinde. Şehre ulaşacağım saat Bangkok trafiğinin en yoğun olduğu saat. Taksi bile tutsam yetişip yetişemeyeceğim muallak. Bangkok'ta trafik genelde akmaz çünkü. Durur ve öyle beklersiniz!. Umutsuzluk kaplıyor dört bir yanımı... Saat 6 buçuğa doğru şehre varıyoruz. Haritada otogara yakın ve tren istasyonuna da yakın sayılabilecek bir yerden geçen bir metro hattı farkedip onu zorlamaya karar veriyorum.. Ancak bu sefer de metro durağına nasıl gideceğim problemi var. En sonunda bir çocukla zar zor anlaşıyoruz da beni metroya gidecek şehir içi otobüslerin durağına götürüyor. Otobüse biniyorum. Metro durağında iniyorum.. Kabus gibi; iki tane metro hattı var!! Elimde harita başlıyorum koşuşturmaya. Hangisi daha yakınından geçer bilmiyorum. En sonunda metro görevlisinin işaret ettiğine dalıyorum. O da ne!! Nasıl bir gün bu? Metronun son durağı gitmek istediğim tren istasyonu... Derin bir oh çekip, Allah'a şükürler edip metroya biniyorum. Bu bindiğim metro elimdeki haritada gösterilmemiş. Adamlar otogardan tren istasyonuna metro hattı çekmişler meğer. Neyse 7'yi geçiyordu tren istasyonuna yetiştim. Hemen elimi yüzümü yıkayıp, KFC'den bir şeyler yeyip (günün ilk öğünü) trene atladım..

Trenin hareketinin ardından hafif bir yağmur başlıyor. Sadece 15 dakika ve ardından serin bir rüzgar eşliğinde yola devam ediyorum. Karşılıklı 2 şer kişilik koltuklarda tek başıma olduğum için rahat rahat oturabiliyorum. Bu iki gün boyunca çok gezip koşturdum. Bangkok'ta fırsatım olmadı ancak adalarda ayak masajı yaptırmayı düşünüyorum:). Bu arada leş gibi olduğumu söylememe gerek yok sanırım. Ayaklarım da terlikten yara bere içinde. Bir kez daha adalarda bu temponun olmayacağını ve sadece yatıp uyuyacağımı kendi kendime tekrar ediyorum.

Para durumumu da kontrol etmek için bir hesap yaptım. Sabah trenle 2 saat yolculuk edip Ayuthaya'ya ulaştım. Şehrin içinde kanallar olduğu için iki sefer ufak motor kullandım. 6-7 tapınak gezdim. Bisiklet kiraladım. Bangkok'a geri döndüm, metroyla tren istasyonuna ulaştım ve yemek yedim. Hepsi için 500 B yani yaklaşık 15$ harcamışım!.. Tren gecikmesiydi 200 B daha az harcıycaktım aslında:)

Bir diğer konu da yemek. İki gündür hiç bir şey yemiyorum ve canım da hiç bir şey istemiyor. Yemekler ağır baharatlı ve yağlı. Farklı kokuları var... Sabah şehre ilk ulaştığımda bir kaç muz yedim vitamin olsun diye. Onun dışında bir de tren istasyonunda hamburger tarzı bir şey. Onu da zorla yedim. Aklıma sürekli sokaklardaki ızgaralardan yükselen koku geliyor. Burada yaşadığım tek sıkıntı o oldu. Keşke Tulga abinin (Tulga Abi rehber. Daha fazla detay için tıklayabilirsiniz) tavsiyesini hatırlayıp 1-2 küçük konserve getirseydim. Alışıncaya kadar iyi olurdu. Ama annemin bisküvileri de hayatımı kurtardı.

Burayla ilgili bir gözlemim ise, internette de okumuştum; halkın ekmek alışkanlığı yok. Ekmek yerine pirinç yiyorlar. Sabah ayuthaya'ya giderken karşımda oturan hatun bir poşetten 3-4 tavuk şiş, diğer cebindeki poşetten de pilav çıkarttı. önce tavuk şişten ısırdı, sonra pilavı top top yapıp ağzına attı!!.. Bizim ekmek kebap yeme alışkanlığımı andırıyor aslında.

Artık daha fazla gücüm kalmadı. Bilgisayarımı başımın altına, pasaport, bilet ve paramın bulunduğu küçük el çantamı da koynuma alıp uykuya dalıyorum.

Belki de bugünün adı "en uzun gün" olmalı. :)

3 Eylül 2008 Çarşamba

2.Gün: Tur


Sabah sarhoş sarhoş uyanıyorum. Gece çok içmişiz. Bir gece önceki uçak yolculuğu ve sadece 3 saatlik uyku, üstüne de Türkiye'de saatin henüz 6 oluşu fiziksel olarak güne başlasam da zihnen önümde kocaman bir engel oluyor. Zorlukla saat 10 buçuğa doğru marlenle dün tanıştığımız restorana gidiyorum. Daha gelmemiş, oturuyorum. 5-10 dakika geçiyor, sağa sola bakarken marlen'i bir masada görüyorum. Geleli 20 dakika olmuş!!. Ama ikimizde öyle bir haldeyiz ki birbirimizi göremiyoruz. Ayılmak için soğuk meyveli shake alıyorum ve başlıyoruz günü planlamaya.

Khao San Road Bangkok'un merkezinde bir yer. Görülmesi gereken bütün tapınaklara, turistik yerlere, kanala ve alış veriş merkezlerine çok yakın. Kimisine yürüyerek gidebiliyorsunuz kimisine taksiyle çok kısa sürede ulaşıyorsunuz.

Turumuza Grand Palace'dan (Wat Phra Kaew) başlıyoruz. Yakın bir yer, yürümeyi tercih ediyoruz. Yürüyoruz ama ne o biliyor ne ben nereye gittiğimizi. Salak salak birbirimize gülüp, birbirimizin fotoğraflarını çekiyoruz. Bu anlamsız hareketlerle yolumuza devam ederken thai'li bir amca bize yaklaşıyor ve eliyle gitmekte olduğumuz yönü işaret ederek çat pat ingilizcesiyle "No Grand Palace!." ve eliyle karşıya geçmemizi işaret ederek "this. this!" diyerek bizi uyarıyor!.. İnternette taylandlıların çok yardım sever ve güleryüzlü olduklarını okudum ama bu biraz abartı oldu. Adam bizi yürümekte olduğumuz yoldan çevirip, kendisine hem de hiç bir şey sormadan, bizi gitmek istediğimiz yere yönlendirdi.

Amcanın bizi yanlış yoldan döndürmesi sayesinde Grand Palace'a ulaşıyoruz. Büyük, gerçekten oldukça büyük bir yer. Girişin ücretli olmasının yanı sıra -300 B- şort veya kısa pantolonla girmek mümkün değil. Ücretsiz kıyafet sağlıyorlar. Bunları kiralayıp turumuza başlıyoruz.. Mekanı gördükten sonra sarhoşluk falan kalmıyor tabi. Bol bol fotoğraf çekip, 2 saate yakın bir zaman zarfında turumuzu tamamlıyoruz.


Grand Palace'ın hemen arkasında Tayland'ın en eski, en çok figürün bulunduğu tapınağı Wat Pho var. Oraya gidiyoruz. Buranın girişi 50 B ve kıyafet konusunda bir sıkıntısı yok. Grand Palace çok büyük, ilgi çekici çok unsur var ancak Wat Pho beni daha fazla etkiliyor. Daha mistik havasının yanında geçmişin izlerini daha derinden hissedebiliyorsunuz. Ayrıca Yatan Buda gerçek adıyla "Reclining Buddha" burda bulunuyor. Tam 46 metre boyunda.



Buradaki turumuzun da ardında bugünlük kültürel tur yeter diyoruz. Türkiye'ye dönerken ucuza elektronik ya da tekstille ilgili bir şeyler bulabilirim umuduyla alış veriş merkezlerine gitmek istiyorum. Marlen zaten dünden razı. En meşhur alış veriş merkezlerinden biri MBK'ye yöneliyoruz. Taksiyle ulaşmamız 100 B tutuyor. Alış veriş merkezinde serbest dolaşım hakkı için 1,5 saat sonra buluşmak üzere ayrılıyoruz. Ben elektronik eşyaların bulunduğu kata yöneliyorum. Bütün kat yüzlerce dükkandan oluşuyor ve neredeyse hepsinde sadece cep telefonu ve aksesuarları satılıyor. Hayal kırıklığına uğruyorum. Çok fazla fiyat bilgim yoktur ama baktığım ürünlerde Türkiye ile farklılık göremiyorum. Sağa sola bakındıktan sonra, Türkiye'de elim değmemişti bari burda halledeyim şu işi deyip kuaför salonuna dalıyorum:) 5$'a hatırı sayılır bir mekanda traşımı da olup, Marlen'le buluşma noktamıza ilerliyorum. Buluşup yemek yiyoruz. Bu arada onun Bangkok'ta daha fazla kalıp kalamayacağı belli değil, okulla ilgili işleri için geri dönmesi gerekiyor. Gece kararını verdiğini ertesi gün döneceğini söylüyor. Yemeğin ardından biraz daha alış veriş merkezi içinde turlayıp sonunda vedalaşıyoruz.

Ablayla ayrılık beni tekrar özgür kılıyor. Tamam abla güzel, alımlı, hoş...:) Modelmiş zaten ama gel gör ki mıy mıy. Ruhsuz. Konuştuğundan bir şey anlamıyorsun. Ayfer (Ayfer Camcı, eski sınıf arkadaşım, okulu benden önce bitirdi o yüzden eski:)) geliyor gözümün önüne. Nerde onun neşesi, cıvıl cıvıl insana renk katan hali, nerde bu buzdolabı kılıklı iskandinav sarışının 45 derece Bangkok sıcağında insanı donduran hali. Meğer kendi kendimi prangalamışım, farkında değilim. Velhasıl ablayla ayrılığımız yarıyor. İlk olarak bir plan yapıyorum. Artık bangkok'ta geçirdiğim zaman yeter, yarın akşam koh phangan'a ulaşmak için güneye hareket etmeye karar veriyorum. Bu arada Hakkı'ya sözüm var, bilgisayarla ilgili donanım tedarik edebileceğim yeni başka bir yer araştırıyorum, sonunda öğreniyorum: Pantip Plaza. MBK'den çıkıp başlıyorum yürümeye. İnsanlara soruyorum. Sorduğum herkes orayı biliyor ama bir Allah'ın kulu da ingilizce bilmiyor ki bana tarif etsin. Neyse el işaretleriyle yarım saat - kırk dakika yürüyüp sonunda buluyorum. İçeri girince "aha bizim yazıcıoğlu iş hanı buraya taşınmış" diye düşünmeden edemiyor insan. O kadar benziyor. (Yazıcıoğlu kadıköydeki en meşhur bilgisayar donanım ve aksesuarlarının satıldığı iş hanıdır). Burada da istediğim fiyat farkını yakalayamıyorum. Her şey hemen hemen aynı Türkiye'yle. İş hanının kapanmasına yakın çıkıp tren istasyonuna gitmeye karar veriyorum ertesi günkü tren biletimi almak için. Elimdeki haritaya göre MBK'den geldiğim yolu gerisin geriye yürüyüp, bir o kadar daha gittikten sonra tren istasyonunu buluyorum. Yaklaşık 1 saat yürüdüm ve ayaklarım artık ağrıyor.

Tren istasyonunda gişelerin önünde beklerken gişedeki görevlilerden biri beni çağırıyor. İlerliyorum. Surat Thani için yer soruyorum. (koh phangan'a ulaşmak için önce surat thani'ye tren, oradan da adaya feri bot düşüncesindeyim) Asıl nereye gitmek istediğimi soruyor, Koh Phangan diyorum. Bana 1300 B karşılığında chumpon'a tren chumpon'dan da adaya feribot teklif ediyor. Şaşırıyorum. Beklemediğim bir teklif ve beklediğimin üzerinde rakam. (Chumpon Surat Thani'nin daha kuzeyinde bir yerleşim yeri) Biraz düşünmek için müsade istiyorum, gişeden ayrıldıktan sonra yanıma istasyonun güvenlik görevlisi geliyor. Ne istediğimi bir de o soruyor. Diyorum böyle böyle, ben Surat Thani'ye gitmek istiyorum. Görevli beni bir başka gişeye yönlendiriyor. Bu gişede Surat Thani için 257 B'a bilet bulabiliyorum. Ertesi akşam saat 19.30. Yol 11 saatlik, sonraki sabah orada olmayı planlıyorum. Bu arada ilk gittiğim gişedeki adam neden öyle bir teklifle geldi ve ısrarla surat thani istiyorum dememe rağmen neden bilet satmadı anladım. Başka bir bağlantısı vardı diye çok fazla önemsemiyorum. Ben biletimi aldım ya.

Bu arada hazır istasyona gelmişken yarın günübirlik tur için Ayuthaya'ya (Taylandın Bangkok'tan önceki başkenti, yaklaşık 1.30 saat uzaklıkta) bilet soruyorum. Sabah 9 civarı tren olduğunu öğreniyorum.

Artık yorgunluktan bitmiş bir vaziyette taksiye atlayıp khao san road'a dönüp duşumu alıyorum. Dışardaki tezgahlardan yiyecek bişeyler alıyorum ancak yiyemiyorum. Zaten bugün marlenle öğlen yediğimiz hamburger dışında yemek namına hiç bir şey yemedim. Sadece su içip meyve yiyebiliyorum. Yemek problem olmaya başlıyor. Tezgahların kokusuna dayanamıyorum. Annemin gitmeden bir gün önce alıp çantama doldurduğu bisküvilere saldırıyorum. Allah razı olsun. Sonra giyinip kuşanıp sokağa iniyorum. Bu arada epey geç olmuş saat 12'ye geliyor. Elime biramı alıp geziyor, yudumluyorum. Ertesi sabahı düşünerek daha geç olmadan ki saat zaten 1 olmuş yatmaya gidiyorum. Ancak o kadar yorgunluk, bir gece öncesinin uykusuzluğuna rağmen uyuyamayıp tekrar kalkıyorum. Bir bira daha alıp kaldırımda insanları izlemeye koyulmuşken, iki kişinin gülüşerek bana doğru geldiğini farkediyorum. Bunlar bangkok havaalanında pasaport kuyruğunda tanıştığım alman çift. Çok hoş bir tesadüf oluyor. Kırk yıllık arkadaşların karşılaşması gibi birbirimize sarılıp, kahkahalarla sohbet ediyoruz. Onlar da koh phangan'a gelmeyi planlıyorlarmış. Vedalaşıp ayrılıyoruz. Ben mail adreslerini almayı unutuyorum koh phanganda tekrar görüşmek için. Kızıyorum kendime... İkinci biranın da sonuna geliyorum artık ve daha fazla dayanamayıp odama gidiyorum.

Amma uzun günmüş:)

2 Eylül 2008 Salı

1. Gün: Heyecan


Yerel saat ile 11'de uçağımız sağ sağlim yere ayak basıyor. Pasaport kuyruğunda genç bir alman çiftle tanışıyorum. Onlar kalacak yer için rezervasyonlarını daha önce yaptırmış. Ben sırtımda çanta, elimde kitap koyulmuşum yola. İyi tatiller dileyip ayrılıyoruz ve hava alanı dışına çıkıyorum. Taksiciler işaret ediyor. Kitapta okuduklarımı hatırlayıp kendime güvenir bir edayla sokuluyorum yanlarına. Khao San Road için 700 B (Baht, Tayland'ın para birimi. 1 B = 0.03$) istiyorlar. Elimdeki kitap 300 - 350 B civarı bir rakam yazdığı için teşekkür edip ayrılıyorum yanlarından. İkincisine direk taksimetre açar mısın diye soruyorum, hayır Khao San Road 600 B diyor. Ona da teşekkür edip uzaklaşıyorum. Belli ki korsanlar. Legal taksicileri aramaya koyuluyorum ve aslında sadece 15-20 m uzağımda olduklarını görüyorum. 400 B'a anlaşıp taksiye yöneliyorum. Türkiyeden gelen alışkanlıkla çantamı bagaja atıp öne yöneliyorum. Taksi şöförü thaice bir şeyler söylüyor ok, ok deyip kapıyı açıyorum... BİNGOOO!!! Karşımda direksiyon!!! Tayland'da trafik tersine akıyor. Direksiyon da haliyle sağ tarafta.

Taksi şoförü amcam ingilizcenin i'sinden bihaber. Khao San Road'a getiriyor ben de 400 B karşılığı 12 $'ı çıkarıp veriyorum. Amca kabul etmiyor. İlle de Baht olsun. Günlerden pazar, çevrede açık yer yok ki dolarları bozdurayım. Diyorum bu ok, hadi sen yoluna ben yoluma. Nuh diyor peygamber demiyor. İnatı kıllığından değil, cehaletinden. Adam ne doları bilir ne avroyu ne dolar-baht değerini. Sonunda zar zor khao san caddesine giriyoruz orda buluyoruz bir döviz bürosu da bozdurup kurtuluyorum bu karmaşadan.

Khoa San Road Bangkok'a gelen turistlerin büyük bir kısmının konaklamak için ilk tercih ettiği, cadde boyunca onlarca otel ve misafir evinin bulunduğu en garanti ve risksiz konaklama yeri. Her an kalabalık ve sabahın 4'üne kadar hayatın olduğu renkli bir cadde.

Daha önce aldığım referansla New Siam otelini arıyorum. Bulamıyorum. Çok yardım sever bir taylandlı abi kolumdan tutup beni 10 B'a otele götürebileceğini söylüyor. Şüpheyle yaklaşsamda 10 B gibi bir rakam kabul edilebilir. Tamam deyip Tuk Tuk adını verdikleri 3 tekerlekli araca atlıyorum. Abi beni alıp bir turist bürosuna götürüyor!! Burda ne işimiz var, ben otele gitmek istiyorum diyorum. Sen buraya yeni geldin, bir yardıma ihtiyacın varsa burada sana yardımcı olurlar, gel içeri bakalım diyor. Kesin şekilde reddiyorum ve adam suratı asık beni khoa san road'a geri getiriyor. Turist bürosunun esprisi şu: burada turistler için otobüs, tren biletleri satılıyor, çevreye ya da diğer ülkelere turlar düzenleniyor. Tuktukçu abilerin getirdiği müşteriler buradan alış veriş yaparsa abi komisyon alıyor.. Artık canım sıkılıyor dalıyorum. Sokağa atıyorum kendimi, başlıyorum yürümeye ve gördüğüm ilk misafir evine dalıyorum. 1 kişilik, fanlı (klimalı değil vantilatörlü) 8 m2'lik bir odayı 220 B karşılığı tutuyorum.

Bütün yol boyu 3 saat uyumuşum, biraz kestirsem diyorum ama sokağın görüntüsü beni cezbetmiş dayanamayıp kalkıyorum. Bir restorana oturup yiyecek bir şeyler istiyorum. İhtiyatlı davranıp pirinçli bir şeyler istiyorum. Kocaman bir tabak domatesli, yeşil soğanlı, kuru soğanlı ve yumurtalı (Taylan'dda yumurta çok tüketiliyor, makarna pilav ne bulurlarsa içine koyuyorlar) pilav, tam yanımdaki masaya da sarı saçlı, iri göğüslü, dolgun kalçalı bir abla geliyor:)). Ablayla tanışıyoruz, muhabbet derken hadi yürüyelim biraz çevreye bakalım diyoruz. Abla Norveçli, ismi Marlen, 3 gündür Bangkok'ta. En azından bana göre tecrübeli biriyle tanışınca içim rahatlıyor:p.

Bangkok Venedik gibi içinden kanalların geçtiği bir şehir. Venedik'te suyun temizliği nedir bilmiyorum ama burdaki içine sürekli çamur akıyormuş gibi kahverengi. Bu kanalda küçük motorlar kiralayıp 1 saatlik tur yapıyoruz. Bu turda yavru timsahlar ve onların az ilerisinde de yüzen çocuklar görme şansına erişiyoruz!! Ayrıca temeli kanalın içine sarkmış ahşap evler. Aslında ev demeye de şahit ister, Bizim inşaat işçilerinin kaldığı barakalar bunlardan daha yaşanır görünüyor. Klasik 3. sınıf dünya ülkesi görünümü. Bir yanda gök dölenler yükselir, yenileri inşa edilirken, 5 dakikalık mesafede, elinizi sokmaya yeltenmeyeceğiniz bir suda timsahlarla yüzen çocuklar ve temizlik için su ihtiyacını bu kanaldan temin eden insanlar...

Turun ardından Khao San Road'a dönerek bir şeyler içip sokaktaki satıcılardan yemek yiyoruz. Bu barbeküler her adım başı mevcut ve yiyecekler çeşitli soslarla hazırlanıyor. Açıkçası çok tat aldığım ve hoşuma gittiği söylenemez. Baharatı ve yağı ağır, kokusu adamı rahatsız eden cinsten. Benim yemek, koku ve tazelik bakımından çok da seçici olmadığımı bilen bilir. Ben bile yerken zorlanıyorsam tahmin edin!. Ama meyveler güzel. Hem çeşitli hem de çok ucuz.

Elimizde biralar sokakta gezerken bir alman çiftle tanışıyoruz. Son geceleriymiş. Ülkenin kuzeyinden güneyine görülmesi gereken her yanını görmüşler. Sadece iki haftam olduğunu söylüyorum bana en iyisinin sadece güneye gitmek olduğunu söylüyorlar. Güneydeki adalardan Phuket ve çevresini soruyorum, çok kalabalık, turistik ve daha pahalı olduğunu söylerek ülkenin güney doğusundaki adalara gitmemi tavsiye ediyorlar. Ben de daha önce benzeri şeyleri internette okuduğum için Koh Phangan adasına gitmeyi düşünüyordum. Kesinlikle tavsiye ediyorlar. Bu durumda kafamdaki soru işaretleri daha da azalıyor. 1-2 gün burada kalıp koh phangan'a gitmeyi düşünüyorum.

Alman arkadaşların ertesi gün uçağı olması nedeniyle kendileriyle vedalaşıp, Marlen'le biraz daha vakit geçiriyoruz. Onunla da sabah 10'da buluşup tapınakları gezmek üzere plan yapıp ayrılıyoruz.
Odama yöneliyorum ama ilk gün uyumak mümkün mü?? Saat gecenin 2'si olmuş, bilgisayarımı alıp çıkıyorum sokağa. İnternet olan bir yer bulup internete giriyorum. Türkiye'ye merhaba deyip, çektiğim resimleri bilgisayara atıp artık sonunda daha fazla direnemeyip odama dönüp uyuyorum.

1 Eylül 2008 Pazartesi

Ve Abbas


Eğer uzun sürecek bir yolculuğa çıkacaksanız (12 saat) ve 4 aydan beri halı saha maçı yapmamışsanız, yolculuğunuzdan bir gece önce halı saha maçı yapmayın. Hele ayağınız kırıldığı için bu kadar uzun zamandır yapmadıysanız, kesinlikle aklınızdan bile geçirmeyin. Ben yaptım, ordan biliyorum..

Tabi insan ilk önce "Neden Tayland?" diye düşünmeden edemiyor. Cevap olarak "neden olmasın"dan daha fazlasını vermek gerekirse; farklı birşeyler yapmama imkan tanıyacak kadar uzaklarda olması başlıca tercih nedenim olarak açıklanabilir. Ayrıca gelişmemiş bir ülke olması, doğanın her an her yerde karşınıza çıkması, ucuzluğu ve Türklerden vize istememesi tercih etmeme yardımcı olan diğer unsurlar.

Tayland deyince aklımıza gelen ilk şey -genelde- maalesef uzak doğulu çıtırlar ve sex oluyor. Gerçek şu; evet, halk o kadar fakir ki kızların 15 - 16 yaşından itibaren para karşılığı erkeklerle beraber olması gayet doğal ancak Tayland bundan ibaret değil. Hatta bu Tayland'ın çok küçük ve sanırım biz erkeklerin görmek istediği bir parçası.

Bangkok'a Türkmenistan Hava Yollarıyla Aşkabad aktarmalı uçtum. En ucuz bileti orda buldum (480 €) ve diğer avrupa ülkelerinden gelenlerle karşılaştırınca bu rakamın oldukça komik olduğunu gördüm. Zira avrupadan Tayland'a en uygun uçak bileti fiyatlarının 650-700 € civarında olduğunu öğrendim.

Uçağım Türkiye'den saat 19.00'da hareket ediyor ve sabah 7'de -yerel saat ile 11'de- 12 saatlik zor -bir gece önceki halı saha maçından her yanım ağrıyor- bir yolculuğun ardından Bangkok'a varıyorum.

Ve başlıyor..